Rengiyle, kültürüyle, müziğiyle bu ülkenin parçası olan; ama çoğu zaman fotoğrafın dışında bırakılanlara…
Kasabanın ortasında geniş bir bahçe vardı. Bahçenin sahibi bir gün yüksekçe bir taşın üzerine çıktı ve ilan etti:
“Bu bahçede her fideye yer var. Yeter ki büyümek istesin.”
Meydanda alkış koptu. Yıllardır saksıda bekletilenler vardı; toprağa kavuşmayı hayal edenler… Kimi rüzgârda eğilmiş, kimi gölgede kalmıştı. O gün hepsi, “Demek ki sıra bize de gelecek,” diye düşündü.
Sonra dikim zamanı geldi.
Bahçenin kapıları açıldı, toprak hazırlandı, çukurlar kazıldı. Fakat ne hikmetse çukurlar hep aynı boydaydı ve içine konan fideler de birbirine benziyordu. Aynı seradan gelmiş gibiydiler; yaprak tonları, gövde kalınlıkları, hatta eğilişleri bile aynıydı. Bahçenin bir köşesinde bekleyen diğer fideler ise güneş altında sıralanmış, “Toprak yakında” denilerek teselli edildi.
Toprağa girenler hızla serpildi. Sulama düzenliydi, gübre boldu, rüzgâr kesilmişti. Dışarıda bekleyenlere ise sabır önerildi: “Mevsim uygun değil.” Oysa takvim hep aynı mevsimi gösteriyordu.
Kasaba halkı merak etti:
“Bahçede gerçekten herkese yer var mı?”
Bahçenin sahibi güldü. “Elbette,” dedi. “Biz sadece en uyumlu olanları seçiyoruz.”
Uyumlu… Ne güzel kelimeydi. Herkesi kapsar gibi durur ama birilerini mutlaka dışarıda bırakır.
Zamanla bahçe tek tip bir manzaraya dönüştü. Renk azaldı, çeşit azaldı, ama düzen arttı. Uzaktan bakıldığında kusursuzdu. Yakından bakıldığında ise rüzgâr estiğinde hepsi aynı yönde sallanıyordu.
Bir gün yaşlı bir bahçıvan usulca mırıldandı:
“Toprak ayrım yapmaz evlat… Ama bahçıvan yaparsa, bahçe zenginleşmez.”
O günden sonra mesele bahçenin büyüklüğü değil, bahçıvanın tercihi oldu. Çünkü bazı bahçelerde sorun yer darlığı değil, bakış darlığıdır.
Ve kasaba şunu öğrendi:
Gölge herkese yeter aslında; yeter ki güneş sadece belli yapraklara tutulmasın.
