Aykut Karademir
Köşe Yazarı
Aykut Karademir
 

DIRANAS'TAN SONRA HAFIZA

Telefonum, beş yıl önce bugün çekilmiş bir fotoğrafı önüme çıkardı. Fotoğraftaki yüzün bana ait olduğunu biliyordum. Gülümsüyordum. Yanımda insanlar vardı. Bir masa etrafında toplanmıştık. Fakat o gün neden mutlu olduğumu, kimlerle birlikte olduğumu ve o anın neden kayda değer bulunduğunu hatırlamıyordum. Kendi hayatımın arşivinde, yabancı bir tanığa dönüşmüştüm. Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: Hiçbir kuşak, kendi yaşamını bizim kadar titizlikle kayıt altına almadı; fakat hiçbir kuşak da kendi geçmişine bu kadar yabancılaşmadı. Ahmet Muhip Dıranas, "Hatırada kalan şey değişmez zamanla," der. Bu cümle, ilk bakışta hafızanın zamana karşı kazandığı sessiz bir zafer gibi görünür. Oysa bugün, bu sözü başka türlü okuyorum. Belki de değişmeyen şey, yaşadıklarımız değil; hatırlamaya değer bulduğumuz şeylerdir. Çünkü hafıza, bir arşiv değildir. Bir seçme biçimidir. Bir unutma sanatıdır. İnsanın kendisini, başkalarını ve geçmişini yeniden kurma çabasıdır. Fakat artık hatırlamıyoruz; kaydediyoruz. Bir gün batımını izlemek yerine fotoğraflıyoruz. Bir konseri dinlemek yerine videoya alıyoruz. Bir vedanın hüznünü yaşamak yerine, o ana ait görüntülerin sonsuza dek saklanacağını bilmenin tesellisine sığınıyoruz. Sanki kaydetmek, unutmaya karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıymış gibi. Oysa giderek şu düşünceye yaklaşıyorum: Kayıt altına alınan her şey hatırlanmaz; bazen kayıt, unutmanın en sofistike biçimidir. Çünkü hatırlamak, yalnızca bilgiye erişmek değildir. Hatırlamak, insanın değişmesidir. Bir acıyı yeniden hissetmek, bir sevinci yeniden sahiplenmek, bir kaybın eksikliğini hâlâ taşıyabilmektir. Oysa cihazlar bizim yerimize hatırlamaz. Sadece depolar. Bir düğün videosu ile bir afet görüntüsünü aynı tarafsızlıkla muhafaza eder. Bir çocuğun ilk adımı ile son vedayı aynı kayıtsızlıkla arşivler. Makinenin hafızası vardır. Ama hatırası yoktur. Bazen düşünüyorum: Bu yazıyı da aslında unutulmamak için mi yazıyorum? Yoksa unutmanın biçimini anlamlandırmak için mi? Belki yıllar sonra bu metin dijital bir arşivin içinde varlığını sürdürecek. Belki biri birkaç satırını okuyacak. Belki hiç kimse dönüp bakmayacak. Ama var olmaya devam edecek. Çağımızın trajedisi tam da burada başlıyor olabilir. Bir zamanlar unutmak, zamanın doğal sonucuydu. Şimdi ise unutma, kayıtların bolluğundan doğuyor. Bir şeyleri kaybetmiyoruz; onları sonsuz veri yığınlarının içine gömüyoruz. Belki de bu yüzden, beş yıl önce çekilmiş o fotoğrafa baktığımda yalnızca bir görüntü görüyorum. O ana ait hiçbir sıcaklık, hiçbir ses, hiçbir duygu bana geri dönmüyor. Çünkü insan, geçmişini dosyalar hâlinde saklayarak değil, onu kendi içinde taşıyarak hatırlar. Dıranas'ın cümlesi zihnimde yeniden yankılanıyor: "Hatırada kalan şey değişmez zamanla." Fakat artık başka bir soruyla birlikte: Ya hatırada hiçbir şey kalmazsa? Belki insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük kriz, hafızasını kaybetmesi değildir. Hatırlamanın sorumluluğunu başkasına devretmesidir. Ve belki bir gün, geriye dönüp bu çağı şöyle tarif edeceğiz: İnsanlar hiç bu kadar çok kayıt tutmamıştı. Ve hiçbir zaman birbirlerinin hayatına, kendi geçmişlerine ve tanıklık ettikleri acılara bu kadar yabancı olmamışlardı.  
Ekleme Tarihi: 15 Haziran 2026 -Pazartesi

DIRANAS'TAN SONRA HAFIZA

Telefonum, beş yıl önce bugün çekilmiş bir fotoğrafı önüme çıkardı. Fotoğraftaki yüzün bana ait olduğunu biliyordum. Gülümsüyordum. Yanımda insanlar vardı. Bir masa etrafında toplanmıştık. Fakat o gün neden mutlu olduğumu, kimlerle birlikte olduğumu ve o anın neden kayda değer bulunduğunu hatırlamıyordum. Kendi hayatımın arşivinde, yabancı bir tanığa dönüşmüştüm.

Belki de çağımızın en büyük paradoksu budur: Hiçbir kuşak, kendi yaşamını bizim kadar titizlikle kayıt altına almadı; fakat hiçbir kuşak da kendi geçmişine bu kadar yabancılaşmadı.

Ahmet Muhip Dıranas, "Hatırada kalan şey değişmez zamanla," der. Bu cümle, ilk bakışta hafızanın zamana karşı kazandığı sessiz bir zafer gibi görünür. Oysa bugün, bu sözü başka türlü okuyorum. Belki de değişmeyen şey, yaşadıklarımız değil; hatırlamaya değer bulduğumuz şeylerdir.

Çünkü hafıza, bir arşiv değildir.

Bir seçme biçimidir.

Bir unutma sanatıdır.

İnsanın kendisini, başkalarını ve geçmişini yeniden kurma çabasıdır.

Fakat artık hatırlamıyoruz; kaydediyoruz.

Bir gün batımını izlemek yerine fotoğraflıyoruz. Bir konseri dinlemek yerine videoya alıyoruz. Bir vedanın hüznünü yaşamak yerine, o ana ait görüntülerin sonsuza dek saklanacağını bilmenin tesellisine sığınıyoruz.

Sanki kaydetmek, unutmaya karşı geliştirilmiş bir savunma mekanizmasıymış gibi.

Oysa giderek şu düşünceye yaklaşıyorum:

Kayıt altına alınan her şey hatırlanmaz; bazen kayıt, unutmanın en sofistike biçimidir.

Çünkü hatırlamak, yalnızca bilgiye erişmek değildir. Hatırlamak, insanın değişmesidir. Bir acıyı yeniden hissetmek, bir sevinci yeniden sahiplenmek, bir kaybın eksikliğini hâlâ taşıyabilmektir.

Oysa cihazlar bizim yerimize hatırlamaz.

Sadece depolar.

Bir düğün videosu ile bir afet görüntüsünü aynı tarafsızlıkla muhafaza eder.

Bir çocuğun ilk adımı ile son vedayı aynı kayıtsızlıkla arşivler.

Makinenin hafızası vardır.

Ama hatırası yoktur.

Bazen düşünüyorum: Bu yazıyı da aslında unutulmamak için mi yazıyorum? Yoksa unutmanın biçimini anlamlandırmak için mi?

Belki yıllar sonra bu metin dijital bir arşivin içinde varlığını sürdürecek. Belki biri birkaç satırını okuyacak. Belki hiç kimse dönüp bakmayacak.

Ama var olmaya devam edecek.

Çağımızın trajedisi tam da burada başlıyor olabilir.

Bir zamanlar unutmak, zamanın doğal sonucuydu. Şimdi ise unutma, kayıtların bolluğundan doğuyor. Bir şeyleri kaybetmiyoruz; onları sonsuz veri yığınlarının içine gömüyoruz.

Belki de bu yüzden, beş yıl önce çekilmiş o fotoğrafa baktığımda yalnızca bir görüntü görüyorum. O ana ait hiçbir sıcaklık, hiçbir ses, hiçbir duygu bana geri dönmüyor.

Çünkü insan, geçmişini dosyalar hâlinde saklayarak değil, onu kendi içinde taşıyarak hatırlar.

Dıranas'ın cümlesi zihnimde yeniden yankılanıyor:

"Hatırada kalan şey değişmez zamanla."

Fakat artık başka bir soruyla birlikte:

Ya hatırada hiçbir şey kalmazsa?

Belki insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük kriz, hafızasını kaybetmesi değildir.

Hatırlamanın sorumluluğunu başkasına devretmesidir.

Ve belki bir gün, geriye dönüp bu çağı şöyle tarif edeceğiz:

İnsanlar hiç bu kadar çok kayıt tutmamıştı.

Ve hiçbir zaman birbirlerinin hayatına, kendi geçmişlerine ve tanıklık ettikleri acılara bu kadar yabancı olmamışlardı.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve karar67.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.