Bir ülke vardı ki haritalarda değil, insanların kalp kıvrımlarında saklıydı. Adına Ayağa Kalkanlar Diyarı derlerdi.
Bu diyarın meydanında taşlar konuşur, rüzgâr fısıldar, saatler sadece zamanı değil vicdanı ölçerdi. Her sabah güneş kürsünün tepesine vurur, onu altın gibi parlatırdı. Ama kimse görmezdi ki o parlaklığın altında ince bir gölge uzayıp giderdi.
Bir gün kürsüde bir ses yükseldi:
“Ayağa kalkın!”
Ve insanlar bir tarladaki başaklar gibi aynı yöne eğildi, sonra aynı anda doğruldu. O an yerdeki gölge biraz daha büyüdü; ama kimse aşağı bakmadı.
Başkan konuştu:
“Dürüsttü… Dürüsttü…”
-Ne kadar çok söylendiyse,
o kadar hafifledi anlamı;
kuş gibi uçtu,
toprağa inmedi.-
Her tekrarında gökyüzünden bir beyaz kuş uçtu. Fakat taşların arasından bir çatlak daha belirdi. Kuşlar yükselirken yer sessizce yarılıyordu.
Meydanın kenarında yaşlı bir şair duruyordu. Elinde fener değil, bir avuç ışık vardı. Işığı kaldırıp mırıldandı:
“Sözler göğe çıktıkça,
gerçek toprağa iner.”
Rüzgâr bu sözü alıp kalabalığın arasına bıraktı, ama alkışların gürültüsü onu yuttu.
O sırada çeşmeden su değil, küçük aynalar aktı. Her aynada bir yüz belirdi:
Kiminde net bir bakış,
Kiminde bulanık bir tebessüm,
Kiminde ise sadece sessizlik…
Küçük bir çocuk annesine sokuldu ve fısıldadı:
“Anne… Biz ayağa kalkınca neden ayaklarımız değil, gölgemiz büyüyor?”
Annesi cevap vermedi. Çünkü bazı sorular, cevabından ağırdır.
Saat ağır ağır tıkladı. Her tıkta bir kuş uçtu, her takta bir taş çatladı.
Sonunda saatin içinden ince bir melodi döküldü:
“Zorla yükselen alkış,
gerçeği alçaltır.”
Konuşma bitti. Alkışlar yağmur gibi yağdı. İnsanlar oturdu. Ama meydan aynı değildi: Taşlar hâlâ çatlak, ayna hâlâ buğulu, gölge hâlâ uzundu.
O gece birisi duvara tebeşirle şunu yazdı:
“Kalabalık ayağa kalkarken
düşünce bazen diz çöker.”
Ertesi gün güneş yine kürsüye vurdu. Yine parladı. Yine çağrı geldi: “Ayağa kalkın.”
Ve rüzgâr usulca sordu:
Biz gerçekten saygıdan mı doğruluyoruz…
Yoksa oturup düşünmekten mi korkuyoruz?
